Yeni mekanlar insanlar

Prof. Dr. Barış Erdoğan- 1980’li yıllarda Batı dünyası ve Latin Amerika’da esen neo-liberal rüzgârlar şehirlerin çehresini hızla değiştiriyordu. Eski kentsel alanlar soylulaştırılıyor dönemin ruhuna uygun yeni alışveriş ve eğlence merkezleri açılıyordu. Buna paralel olarak yeme içme kültürü de değişmeye ve tek tipleşmeye başlamıştı. Bu değişim kervanına Türkiye de Turgut Özal’ın 1983 yılında iktidara gelmesiyle hızla katıldı. İhracatın teşvik edildiği, ithalatın serbest bırakıldığı, döviz taşıma yasağının kaldırıldığı bu dönemde yabancı şirketler Türk pazarına hızla giriş yaptılar.

Köyden göç başladı

Bu politikalar milli gelirde göreceli bir artışa, beyaz yakalı nüfusunun artmasına, köyden kente göçün hız kazanmasına ve kadınların ekonomide daha aktif olarak rol almalarına neden oldu. Özal’ın “açık ve seçik” ifadesiyle toplumun temelini oluşturan “orta direk” ve dışa açılma politikaları sayesinde ortaya çıkan yeni zenginler ithal yabancı tüketim ürünlerine açtı. Okullarda “Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı” şiirleriyle kutlanan Yerli Malı haftalarının sokakta bir karşılığı her geçen gün azalıyordu. Türkiye kendi kendine yeten bir toplum olmaktan çıkarak dış pazarlara mal üreten ve ama ağırlıklı olarak ithal edip tüketen bir topluma dönüştü. Bu değişim, uluslararası markaların Türkiye’deki talebiyle somutlaştı. Bu dönüşüm öncelikle İstanbul’dan başlayarak dalga dalga tüm Türkiye’ye yayıldı. Amerikan kültürünün büyük simgelerinden biri olan McDonald’s 1986 yılında ilk şubesini Taksim’de açtı. 1988’de ise Türkiye’nin ilk alışveriş merkezi olan Galleria müşterilerini karşıladı. Tüm bunlar yaşanırken bir yandan 12 Eylül Askeri rejiminin soğuk ve baskıcı havası devam ediyor diğer taraftan eğlence hayatı da tüm hızıyla eviriliyordu. Yeni hayatın yeni mekânları açılıyordu. 

Gençler diskoteklere giderken orta yaş üstü tavernalarda eğleniyordu. Zeki Alasya-Metin Akpınar’ın Deve Kuşu Kabare’de her akşam bini aşkın izleyiciye “Yasaklar”, “Beyoğlu Beyoğlu” gibi oyunları kapalı gişe oynarken, entelektüeller daha önceleri küçümsedikleri “burjuva” eğlence anlayışına ısınıyorlardı.

Günümüz Türkiye’sinde 1980’lerin mirası üzerine kurulmuş yüzlerce AVM, bu mekânlarda özgürce alınıp satılan binlerce yabancı marka ürün ve yepyeni bir eğlence anlayışı var. Bugün 1980’lere damgasını vurmuş bazı mekânların toplumsal hayatımıza bıraktığı izleri inceleyeceğiz.

Galeria ile gelen ortamlar

Galleria’nın açılışı Türkiye’deki alışveriş ve tüketim kültüründe büyük bir dönüm noktası oldu ve sosyal hayat üzerinde derin etkiler yarattı. Birçok uluslararası markanın Türkiye’deki ilk şubesine ev sahipliği yapan Galleria tek bir çatı altında birçok lüks mağazayı, fast food ve eğlence alanını topladı, alışveriş yapma biçimini ve sosyal etkileşimleri kökten değiştirdi. Yeni tüketim kültürü ve yaşam tarzını benimsemek isteyen orta ve üst sınıflar bu yeni AVM’ye adeta akın ettiler. Alışveriş yapmak artık sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir hobi, bir etkinlik haline geldi. Geleneksel alışveriş ve sosyalleşme alışkanlıklarını değiştiren bu yeni mekân, genç nesiller için de bir cazibe merkezi oldu. Buluşmalar burada yapılıyor, okul kırılıp buraya koşuluyordu. Mağazalar arasında dolaşmanın yanı sıra, konforlu sinema, yemek ve oyun alanları da sosyal etkileşim için mükemmel mekânlar sunuyordu. Binlerce çocuk ve genç belki de ilk defa buradaki paten pistinde kaymayı öğrendi. Sonuçta Galleria’nın ticari başarısı birçok yatırımcıyı alışveriş merkezi projelerine yatırım yapmaya yöneltti.

Değişen eğlence kültürü

Galleria Alışveriş Merkezi’nin içerisinde yer alan Fame City, 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında İstanbul’daki gençler ve aileler için Amerikan tarzı popüler bir eğlence merkeziydi. Jeton alınarak giriş yapılan bu eğlence mekânı dönemin en son teknolojileriyle donatılmış oyun makineleriyle birbirinden çok farklı aktivite ve eğlence imkânları sunuyordu. Yüksek tavanlı, geniş alanları, renkli ışıkları, hareketli müziğiyle enerjik bir atmosfere sahipti. Günün her saatinde yoğun bir kalabalığa ev sahipliği yapardı. Fame City içerisinde yer alan mini golf sahası ve bowling salonu birçok genç ve aileye Amerikan filmlerinde gördükleri eğlenceleri deneyimleme imkânı verdi. Ancak zamanla, farklı eğlence anlayışları ve yeni nesil alışveriş merkezlerinin ortaya çıkmasıyla Fame City’nin popülerliği azaldı ve sonrasında kapanış kararı alındı. Ancak 1980’ler ve 1990’ların başındaki birçok İstanbullunun hafızasında Fame City, unutulmaz bir eğlence mekânı olarak kalmıştır.

Tavernalardan entel barlara

Türkiye 1980’li yıllarda ekonomik canlanma ve dışa açılma hamleleriyle sadece ekonomik değil sosyo-kültürel anlamda da büyük bir değişimden geçmekteydi. Bu değişimin eğlence sektörüne de hızla yansıdı. Özellikle İstanbul’da eğlence anlayışı köklü bir değişiklik geçirdi. Bu dönemde, İstanbul’un sahil semtlerinde ve Boğaz hattında hızla açılan tavernalar orta ve orta üst sınıfların eğlence mekânlarından biri oldu. Ferdi Özbeğen, Ümit Besen, Cengiz Kurtoğlu gibi dönemin ünlü piyanist şantörleri hafif arabesk ile pop müzik karışımı taverna müziği adı verilen şarkıları elektronik orgları eşliğinde tek başlarına saatlerce sahnede seslendiriyorlardı. Bu sayede orkestraya ayrıca ödeme yapmak da gerekmiyordu. O günlerden hatırlanan “Çıstak çıstak Mehmet Beyler de gelmiş” veya “Haydi tüm sevip de sevilenler sahneye gibi” sanatçıların şarkı aralarında yaptığı anonslar hala hafızalarda yerini koruyor.

Öte yanda askeri darbeyi atlatan entelektüel kesimin de eğlence anlayışı ve mekânları değişiyordu. Artık lüks restoranlarda yemekler, hareketli barlar ve dans etmek normalleşiyordu. İstanbul Sıraselviler’de sanat çevrelerine ev sahipliği yapan BİLSAK bu dönemin öncü mekânlarından biriydi. Beş katlı binasının içinde tiyatrodan, fotoğrafçılığa çok farklı atölyeler barındıran BİLSAK’ın akşamları uzun uzun sohbetlerin gerçekleştirildiği bir restoranı bulunuyordu. En önemlisi de 80 öncesi jazz müziğe mesafeli duran sol çevreler BİLSAK Jazz ile küresel dünyaya kapılarını açtı. Bununla da kalmadı bu mekânda şehirli yaşam tarzı, yeme, içme kültürüyle tanıştı. Yine bu dönemde entelektüel ve sanat çevrelerinin uğrak yeri olan Ece Bar, Zihni Bar, Naima gibi yerler alafranga yaşam tarzının sembol mekânlarıydı.

Hamburgerin küresel hali

“McDonald’s bulunan iki ülke asla birbiriyle savaşmamıştır” tespitiyle uluslararası ilişkilerde bir dönem teorilerin konusu olmuş küresel fast food zinciri McDonald’s 1986 yılında Türkiye pazarına adım attı ve ilk şubesini İstanbul’da açtı. Bu açılış hem ekonomik hem de kültürel bir dönemin başlangıcını temsil ediyordu. Bu fast food zincirinin ülkemize gelmesi bir anlamda Türkiye’nin uluslararası sermaye için güvenli bir liman olabileceğinin işaretiydi. Özellikle açılışının ilk yıllarında gençlerin kapısında uzun kuyruklar oluşturduğu McDonald’s, Türkiye’de sadece bir fast food restoranı olmanın çok ötesinde bir statü sembolü olarak görülüyordu. Özellikle Batı tarzı yaşam biçimini benimseyen orta ve orta-üst sınıf gençler için popüler bir buluşma noktasıydı. Ancak ironik bir şekilde McDonald’s doğduğu ABD’de işçilerin hızlı ve ucuz yemek ihtiyacına yanıt olarak doğmuştu.

Ne Batılı olduk ne Doğulu kaldık

1980’li yıllarda Amerikan tarzı fast food kültürünün yerel lezzetleri yok ettiğini gören Barış Manço dile getirmekteydi. Manço 1985 yılında “Hamburger” isimli şarkısında “gençliğin sevgilisi” Batı’dan gelen hamburger ile “edalı işlevi” yerel lahmacunu karşılaştırıp “lahburger” sentezine varmıştı. Gerçekten de 1980’lerden bu yana ne tam anlamıyla Batılı olduk ne de Doğulu kaldık. Kendi şahsına münhasır
bir kimlik oluşturduk.

Yarın: Müzik sadece müzik değildir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x